1.12.2015

Tutumlu (dilek olorok)

Sonunda istediğim haberi aldım.
Henüz cinsiyetini öğrenemedik gerçi ama ben kız olsun istiyorum.

Bu iki cümleyi yazana kadar neler geçti aklımdan anlatamam. Anlatmam aslında. Şöyle bir özetimsiyle tatmin olmaya çalışınız.

Bu gerçekliğe kıyasla geçmişte istediğim, edinebildiğim veya edinemediğim, uğruna ağladığım veya istemem yan cebime koy yaptığım herşey soluk, boş ve hatta gereksiz.

Neler hissettiğimi tam olarak bilemediğim anlardan biri diyesim var ama an denen şey en küçük zaman birimi. Ben yaklaşık 2 aydır über panik halindeyim. Yüzümden pek birşey belli edemiyorum çünkü kontrol edecek vaktim yok.

Ha mutlu muyum? Evet. Ama endişem daha büyük.

2 soru köklü bu endişe...
1) Nasıl biri olacak?
2) Nasıl biri olacağım?

23.10.2014

Yeni Türkiye Düzenine ve Düzene Tavsiyeler

Artık benim de biraz politikaya "atlamam" gerektiğine karar vermiş bulunmaktayım. Oturduğum yerden yapabileceğim tek şey fikir vermek olduğu için doğala özdeş davranacağım.
Çok uzatmadan giriş yapıyorum ki gözünüz korkmasın. Zaten 3 tane var şimdilik...

Hökümata tavsiyelerim şunlardır:

1) Üniversitelerde Roma Hukuku yerine Roman Hukuku okutulmaya başlansın. Canı yananlar dışında kimsenin hak hukuk gakguk iplediği yok zaten. belki böylece en azından eğlence çıkar. Birileri göbek atar. Hatta para mara yapıştırılır ekonomiye "hareketlenme" gelir.

2) Dükkanlarda kağıt mendil satışı yasaklansın. Sadece 11 yaş altı bunları satabilsin. Bu şekilde ileride karşılaşacağınız çocuk yaşta işsizlik sorununun önüne geçmiş olursunuz. Ayrıca ortalıkta koşuşturup yaramazlık yapmazlar. Üstelik turistlerin de çevresi çocukla dolacağından adamların istenmeyen şeyleri görmesini engellemek için de zaman yaratılmış olur.

3) tüpütaka (saygıda kusur etmem) emredin beyaz kına yapsınlar.

Sorgu ve kaygılarımla.

Not: Biraz Yılmaz Özdil havası var yazıda ama şekli değişik (biz gene teyşik diyelim. İlle de Roman olsun. İster çamurdan olsun)

6.06.2014

Gözyaşlarım Ankh-Morpork gibi...

Ank-Morpork, Sir Terry Partchett'ın 1983 senesinde yazmaya başladığı Discworld serisinde yer alan en büyük şehrin ortasındaki nehrin adıdır. Ortasında durarak birleştirdiği ikiz şehirler Ankh ve Morpork'un birbirlerine düz yol yerine köprülerle bağlanmasına sebebiyet vermesine rağmen tam anlamıyla akmaz. Bu yüzen ilk cümlede "içinden geçer" demek yerine ortasındadır demeyi daha uygun gördüm. İkiz şehirlerin lağımının dışında, kıyısında yer aldığı Circle Sea'ye oldukça yüklü miktarlarda toprak taşıdığından üzeri 2-3 cm derinliğinde su olan pis, kokulu ve bir ceset kadar hayat dolu bir bataklık gibidir. Bir şekilde burada balık tutmaya karar verebilecek kadar kafanız karışıksa ve "birileri" size gülümsemişse, tuttuğunuz balık sudan çıktıktan sonra büyük basınç farkı sebebiyle patlayacaktır. Şayet patlatmadan gözlemleyebilirseniz (ki bu ya çok hızlı bir şekilde ya da Ankh-Mork'un derinliklerinde ölmeden önce olabilir) bu balıkların elektrik süpürgesi şeklinde olduğunu farkedersiniz.
Ankh-Morpork akmaz. Durmaz da. Oradadır.
Sir Terry Pratchett gazeteciliği bırakıp tam zamanlı olarak yazarlığa geçiş yaptığı zamandan bu yana sadece Discworld serisinden 40 kitap yazdı. Buna diğer yazarlarla ortaklaşa olarak ürettiği Discworld ek kitaplarını da eklersek 50 küsür kitap ediyor. Örneğin Nanny Ogg's Cookbook Discworld'de adı geçen veya karakterlerin "sevebileceği" yemek tariflerini içerirken, Death's Domain sadece Ölüm'ün evi ve çevresinin bir haritası.
Bu serinin en açık özelliği, fantezi literatürü örneklerinden olmasının ötesinde, üzerinde yaşadığımız "Yuvarlak"-Dünya'nın açıkça parodisi olması. Seri içinde Discworld'e sinemanın, posta pullarının hatta Rock and Roll'un gelişine şahit olmamızın yanında, mevcut "teknolojiler"den ikonograf (fotoğraf makinesinin içinde aynalar ve kimyasal reaksiyonlar yerine ressam imp yaşayan kutu hali) ve Dis-organizer (sormayın...) gibi örneklerle de tanıştık.
Ankh-Morpork'un adı geçen dünyanın en büyük şehri olmasının bir sebebi veya sonucu olarak, bu şehirde bütün fantastik ırklardan (Elfler hariç) topluluklar bulunur ve bu topluluklar kendi kültürlerini korurlar. Aynı sokak üzerinde bulunmasa da bir Dwarf restoranında sıçan şiş yiyebilir (heheheh) daha sonra bir Troll barında alkolde çözülmüş amonyum sülfit içebilirsiniz (HAHAHAHAHA!). Bu toplulukların birbirleriyle iletişimi ve bireylerinin birbirleri hakkında düşünceleri, okuyucunun düşünce kalıplarını yıkıp, kişiyi başka şekillerde bakmaya zorlar ve ardışık okunun 5. kitaptan sonra (ki bir seri halinde değildirler) bazen "neden mavi hapı içmedim?" gibi sorular sormaya itebilir.
"Her ne kadar bu dünya dev bir kaplumbağanın sırtındaki 4 filin omuzlarında duran bir disk de olsa ve her ne kadar tanrılar geceleri ateistlerin pencerelerini taşlasalar da bu dünyada fizik kuralları hala geçerlidir." ve ne yazık ki bizim dünyamızda hayat kısıtlıdır. Bu kuralın geçerliliğini ıspatlamak için olmasa da Sir Terry geçtiğimiz yıllarda Alzheimer hastalığının bir türüyle savaştığını açıklamış ve hayranlarını aldıkları her yeni kitabı "Acaba bu serinin son kitabı mı?" diye sormaya itmiştir. Discworld, Sir Terry besin zincirindeki yerine geri dönünce kızı tarafından devam ettirileceğinden, sağlam ellerde diyerek avunabiliriz.
Öte yandan Sir Terry'nin ölümüyle yüzleşmesine şahit olmak, hayranlarında çok garip etkiler yaratmakta ve bu etkiler kendisinin çektiği (ve Youtube'da da bulunabilen) Choosing to Die adlı ötenazi belgeseliyle bambaşka boyutlara taşınmaktadır. Bu "her an gidebilir" hissi ilk var olduğundan beri ise Discworld'e 2, diğer "dünyalar"a ise 2 adet daha eklenti yapmış; bunların dışında Discworld (ki büyüyle çalışmaktadır) ve "Yuvarlakdünya"'nın (ki fizikle "çalışmaktadır") karşılaştırıldığı Science of Discworld serisine ise 1 yeni kitap eklemiştir.
Çocukluk, delikanlılık ve gençliğimin şekillenmesinde bu kadar büyük etkisi olan serinin ve yazarın kitaplarının hepsine sahip olmam pek şaşırılacak bir durum değildir herhalde. Lakin eskiden elime Discworld kitabı geçtiğinde bir günde bitirirken (evet çok hızlı okurum kabul ediyorum ama hikayeler de çok sürükleyici ve akıcıdır) şu anda kütüphanemde açılmamış 2 kitap aylardır duruyor. Sanki ben okumazsam Sir Terry yaşayacakmış gibi bir his var içimde.
Belki sondur diye düşündükçe gözlerim doluyor ama orada kalıyor yaşlar. Akmıyorlar.

1.02.2014

Olm...

Son zamanlarda Facebook'a bir şeyler yazarken arkadaşlarıma bir şey söylüyormuş gibi yazıyorum. Bu yüzden çoğu olm diye başlıyor.
Yanında Morgan Freeman'ın resmi olan bir yazıyı onun sesiyle okumak gibi bir etki yaratıyor olabilir. Olsun da istiyorum sanırım.
Öte yandan bir noktada onları birleştirip altına yapılan yorumlarla beraber bir yerde insanlara gösterme fikri de aklımdan geçmiyor değil tabi. Hatta en iyi cevap oylaması bile yapılabilir belki...
Böyle böyle piyango işine el atmayı düşünüyorum.
Paralel iş yoĞk!
Sims gibi her işi sırayla yapıcam.

Bu arada masamın üstünü kağıt kapladım. Yani bir rulo kağıt aldım (tek katlı, az emici ve 40 küsür cm) masanın yanına koydum. Doğru anladığınız üzre kağıdı masanın sonuna kadar uzatıp oradan keserek yeniliyorum. Böyle masanın üstüne not alıyor olmak çok eğlenceli. Favorite falan alıyorum buraya. Yakında ikon koyup mnemonic olarak kullanmaya geçebilirim (ama o zaman kağıt dolunca naparım bilemiyorum... öbür tarafa sarmaca rulo olarak belki...).

Hikayeleri de orada başlamaya karar verdim. Madde madde karakter yaratmak çok eğlenceli oluyor. Çizmek için de fena değil ama geliştirilebilir tabi. Şimdilik elimde 3 tane kısa hikaye var masadan çıkan.

Bir arkadaşım (isim vermek istemiyorum) "Oağ! Çok iyi fikir patentini alsana" dedi. İçimden "Oha 2 tane sakızı aynı anda mı çiğniyorsun? Bence bunun kursunu açmalısın!" demek geldi. Geçti.

10.11.2013

Çok istiyorum seni...

Eskiden farklı şekilde tanıdığım biri bana ÇOK kelimesinin yerine göre cümleyi ne derece değiştirdiğini şu örneklerle öğretti.... "seni seviyorum" ve "seni çok seviyorum" cümlelerini kıyasla demişti. Burada anlatmak istemediğim şekillerde öğrendim bu farkı. Yatakta değil.
Yanişimdireklamınıyapmakistemediğimbirsitede...

Belki yaşımdan kaynaklanıyordur, hatta umarım yaşımdan kaynaklanıyordur ama nereye baksam seyyar tahttan fırlamış minicik ayaklar görüyorum.
Bazı arkadaşlarımla otururken birdenbire kalkıp "Uyandı!" diye koşmaya başlayabiliyorlar.
Biz pek bir ses duymadan üstelik.

Neyse
Ben SENİ Çok Özlüyorum Çocuk!...

Yıllarca insanlara baba olduğuma dair yalanlar söyledim ben. Yıllarca buna inandım da sanırım. Kafam hazır yani bu göreve.

Annenle müze ve hayvanat bahçesi dezerken ananın öfleyip pöflemesi bende sadece "kızın kızar kızım bu lafına" lafını getiriyor aklıma.

Gel

Biliyorum ciddi biri değilim ve hayatın sıfatlarını çoğunluk belirliyor. Para diye bir şey var diyorlar evet.
Var o ama elimizde olması için var değil. Bitmiş dondurmadır para. Hep en azından soğuktu dersin çünkü aradığın şeyi ilk anda verir dondurma.

Ama ben hep omzumda seni tanışayailmek için başım önde gezdim. Kafamın içindeki tilkiler ve gözlerimdeki halojenler seninle tanışmak için ÇOK hevesliler. Zaten senin için edinildiler. Bunu şimdi görüyorum ama durm budur.

özetle
Ben SENİ Çok Özlüyorum Çocuk!...
bir de ne zaman geleceğini bilsem...

22.06.2013

çok da tatlı değil...

Baban ve daha sonra Annen var oldu dediler sana. Onlardan önce kimse yokmuş. Sanırım Babanın daha önce dengi olan bir eşi daha varmış ama bir ara hop noluyor dediği için ayrılmışlar. Büyük patron kovmuş o kadını bahçesinden. Gidip başka insanlarla beraber olmuş diyorlar. Şeytanla, iblislerle sevişmiş diyorlar.
Baban kendi kaburgasından yaratılan Anneni sevmiş. Sevmemesi için bir sebep yokmuş zaten. Büyük partonun bahçesinde ekmek elden su göldenmiş zaar. Ekmek diye bir şey yok tabi bu dönem. Yokluk konsepti de yok henüz.
Bahçenin tek kuralı varmış. Ortadaki ağacın meyvesini yeme. Meyve zamanla nardan elmaya dönmüş olabilir şeklen. Kanımca nar daha uygun çünkü Bilinç ağacının meyvesi çünkü Bilinç tek kelime ama içinde bir sürü tane var.
Neticede Annen şeytana uymuş ve o meyveyi ısırmış. Hatta bununla kalmayıp Babana da yedirmiş. Şeytan bu noktada artık ne kadar işlevseldir bilemiyoruz lakin Havva'nın "aklı başına gelince" çıplak olduğunu farketmiş. Bu durum üşüdüğü için rahatsız etmiş olmalı çünkü çıplaklığından çekineceği kimse yok.
Büyük patron Annenin kendini yapraklarla örtmeye çalışmasından meyveyi yediğini anlamış ve onları bahçesinden kovmuş.
Bence bunların hepsi "cehalet huzurdur"un süslü anlatımı. Ama çocuğa başka türlü anlatamazsın bunları...
Öte yandan Cennetten kovulduktan sonra Annen acı içinde doğurma cezasına çarptırılmış. Şu noktada Şeytanın da zamanında kovulduğunu ama Cennette Anneni ayartabildiğini de hatırlatmak istiyorum.
Bir kere bu sadece Annen o meyveyi yediği için gerçekleşebilen bir durum. Biraz şok etkisi yaratabilir şimdi yazacağım şeyler ama tıbbi terminolojidir ahlaksızlık olarak adlandırma lütfen. Doğum sadece korku yüzünden acılıdır. Doğururken dalga dalga orgazm olan kadınların sayısı çok. Bir Pi sayısının basamakları kadar değil henüz ama bu Babanın suçu.
Özlediğin, aradığın ve ulaşmak için uğraştığın şey Cennete geri dönmek değil mi? Bu yüzden o Meyveyi yemiş olmaktan şikayetçisin sanırım. Bu yüzden hiç yememiş gibi davranıyor olmalısın. Başka türlü anlayamıyorum yaptıklarını.
Anlayamıyorum dedim. Şair bu dizelerde çocuklarının şu anda Narda vitamin olduğunu söylemeye çalışıyor.
Benim sana bazı şeyleri Anlatmaya çalışmam Annenin zamanında Babana meyve yedirmesiyle aynı şey aslında. Ben ve benim çocuklarım Bilinçli olacaklar. Sen ve senin çocukların da öyle.  Lakin sen çocuklarına benim oğullarımı Kabil'in,Lilit'in dölü olarak Anlatacaksın ve ben çocuklarıma senden uzak durmalarını söyleyeceğim.
Meyvenin tadını çıkar diyeceğim çocuklarıma. Pişmanlardan uzak dur ve Meyvenin tadını çıkar. Doktor olacak çocuklarım. Yardıma ihtiyacın olur belki diye. Sen kalkıp döveceksin seni kurtarmaya yemin etmiş olanları. Bu "Yemin" denen şeye ne kadar güvendiğini gösteriyor. Psikologlar bu duruma yansıtma derler. Savunma mekanizmasıdır. Kendine yakıştıramadığın durumu karşı taraf yapıyormuş gibi tanımlar ve inanır bazen insan. Ben senin Yeminime inanmamandan senin Yeminlerinden kolayca dönebildiğini çıkarıyorum ama belki de Meyveyi henüz sindirememişsindir.
Bütün yazı boyunca Sen ve Ben diyerek ikimizi ve soyumuzu ayırdığımın farkındayım. Beni bu noktaya sen getirdin. Bunu asla unutma. Çocukların dönüp dolaşıp Dünyanın şeklini tartışırken benim çocuklarım büyük ihtimalle artık bu dünyada olmayacaklar. Utandırıyorsun çünkü Bilmekten. Korkutuyorsun. Önce isim takıp sonra o ismi kötüleştiriyorsun. Çocuklarımın üstünde iz kalıyor. Sinirleniyorlar ama senin çocukların gibi kalaslarla, satırlarla ifade etmiyorlar kendilerini.
Sen çocuklarına ilk emir olan "OKU!" yu bile öğretmiyorsun. Benim çocuklarım yazarak iletişiyorlar halbuki...
Meyveden korkmana veriyorum bütün bunları. Bilmekten, Düşünmekten KORKUYOR olmalısın. Belki de daha kolaydır bunlar. Bilemiyorum
Ve kalkıp bana Cennete gidemeyeceğimi söylüyorsun. Sırf Meyvenin tadı hala ağzımda diye...
Büyük patron seni almayacaktır bahçesine. Meyveyi yemeden önceki haline dönme isteğinden veya Meyvenin kendisinden nefret ettiğin için değil. Meyveyi kullanarak GÜNAH işlediğin için.
İstemiyorsun biliyorum ama BİL ki Bilinçli olmak Biat etmekten çok daha zor.
Meyvenin tadı o kadar da tatlı değil yani.
Bir çocuğun tek cümlesine satırlar, paragraflar, sayfalar doldurtuyor Bilinç.
Zorlama olarak algılamanı istemem evet ama aslında Kardeşin olan Gavur'un bir lafı var
"the blessed of us should help the rest of us, until the rest of us become the blessed of us" diye. Tercümesi "Kutsanmış olanlar diğerlerine, diğerleri kutsanmış olana kadar yardım etmelidir" şeklinde
Sanırım bu noktada Kutsanmanın Meyveyle ne kadar ilgili olduğunu anlamışsındır.
Al bir ısırık Adem oğlu. Çok da tatlı değil ama bu ilk öğrendiğin şey zaten.
Başına gelenleri Ceza olarak görüyorsan bunun suçlusu Ben değilim.
İlk ekşilik bu olsun...
Lakin Nar antioksidandır. Bir yerden sonra temizler Bilinç kendini.
Sokak çocuğuna tinerci deyip dışlarsın. Sonra o kalkıp "Bu illetten nasıl kurtulacağım? Kimsem yok senden başka." der. Satır satır, paragraf paragraf, sayfa sayfa ağlarsın.
Güzeldir çünkü o çocuğun gülümsemesidir esas Cennet. Her gün sana içinden ve içten teşekkür etmesidir o çocuğun. Kurtarırsın, Kutsarsın ve o çocuk temizler vicdanını.
Ama bir ısırık al lütfen. Bütün korkun "yemişlerden duydum ekşiymiş" düşüncenden kaynaklanıyor. Sen Bil neyin nasıl olduğunu. Sana durumu anlatanlar Yeminlerle süslüyor Yalanlarını, Gerçekleri tokatla örtüyorlar belki.
Korkma.
Yarın bir gün dudaklarından "Sen yanımdaysan iyiyim kardeşim." sözü dökülecek başka türlü ekşilikleri solurken. Sırılsıklam ve zar zor nefes alıyor olacağız ama Cennette olacağız Kardeşim.

3.06.2013

"Sen yanımdaysan iyiyim kardeşim."

Perşembe gecesi Toronto'ya döndük. Uçağımız biraz rötar yapmıştı ben de annemi bir kez daha arayıp şirinlik yapayım dedim. Telefonu açtığında sesi bok gibiydi. bu bok gibi tanımı aslında yeterli değil. benim dilim yeterli değil annemin sesini tarif etmeye. Ne oldu diye sordum bizim çocukların çadırlarını yakmışlar sabah dedi. Bizim çocuklar kim diye düşündüm önce, sonra kim çadır yakar kim çadırLARI yakar diye düşündüm. Gezide dediğinde de nedense düşmedi jeton. Evet Taksimin ortasındaki Gezi parkı için bir protesto vardı ve Mimarlar Odasından tanıdıklar (annemin bizimkiler dedikleri) oradaydılar ama ben 3. boğaz köprüsü için kesilecek binlerce ağacı daha çok önemsiyordum. Sanırım bundan uzun sürdü kafamın çalışması...
Toronto'adki eve girdiğimde bilgisayarıma kavuştum diyerek önce tozunu sildim aletin. Sonra facebooka girdiğimde bir haller oldu bana...
Siviller her zamanki gibi yüksek sesle hapşırsalar biber gazı sıkılıyordu zaten. Bu durum çok yeni veya özel değildi. Benim arkadaşlarım da her eyleme giderdi. Ben de giderdim gerçi şimdi bizimkiler de her boka katılırlar gibi bir şey anlaşılmasın. Bu seferin farklı olmasının sebebi bir birlik halinin oluşuydu. İnsanlar küt diye organize olup biber gazından nasıl korunulur, etkileri nasıl geçiştiriliri paylaştı. Sonra insanların evlerini açtıklarına dair mesajlar akmaya başladı.
Sanırım medyanın normal haline alışmışlıktan kaynaklanıyor ama daha sonra gördüğüm resimler beni delirtti diyebilirim. Metakognitif bir söylem gibi gelebilir ama bana neler oluyor diye düşündüm. Beni normalde kan tutar çünkü... gözlerimi ekrandan ayıramadan gözü çıkmış (gerçekten) birinin resmine kinle bakarken buldum kendimi. Bu 5. gün olan olay. Arada iki kere buradaki destek mitinglerine gittik ama arkadaşlarım 18 saat gaz  yemiş ve hala yiyorken benim burada bağırmam kesinlikle züğürt tesellisi gibi geldi.
Sürekli nasıl yardımcı olabilirim diye düşündüm ve yapabileceğim tek şey olarak facebook iletilerini paylaştım. Bir twitter hesabım yok. Gerçi açmak ne kadar zor o ayrı mesela ama kafası kesik tavuk halinde paylaştım bir çok şeyi. Baya bir yanlış bilgilendirme de yapmış olabilirim. Bu sebepten birilerinin canı, gözü, ciğeri yandıysa çok çok özür diliyorum.
Gelelim bana neler oluyor dediğim haller dışında yüzümde sabitlenmiş gülümsemenin sebebine... Arada öyle güzel mesajlar okudum ki şimdi bile tüylerim diken diken oluyor. Eylemcilerin birbirlerini gözetlemesi, koruması ve yardım etmesi; tek vücut olmaları; linçleri,yağmaları önlemeleri ve daha bir çok şey. Bu durum eylemin amacından daha çok etkiledi beni. 30 yaşındayım ve ilk kez Türk olmaktan GURUR duydum.
Herşeyi özetleyen ve gözlerimi dolduran anekdot ise, hiç oynamadan direk copy paste ile ekliyorum,
 "Serdar MJk Tepe dostumuzun tecrübesidir...."Dun Dolmabahçe'de Toma'nin 10 metre onunde bir tenteyi tutuyorduk barikatin onunde. En fazla 10 kisi. Gazdan, sudan bayilma noktasina gelmistik artik. Yanımdaki cocuk cok oksuruyordu "iyi misin" diye sordum, "sen yanımdaysan iyiyim kardesim" dedi. Hic tanimadigim adam bunu dedi bana dun. Hayatim boyunca yasadigim en güzel an olabilir."
Uzakta olmak ilk kez endişeden çok bütün eğlenceyi kaçırmış olma hissini uyandırdı bende. Sanırım sadece bu "Sen yanımdaysan iyiyim kardeşim." sözü yüzünden.
Keşke yanınızda olabilseydim de ben de iyi olsaydım kardeşlerim...
Hepimizi çok seviyorum.